Gitmezsen gelirler!

187

Bir an önce gitmemde fayda var, yoksa iyi saatte olsunlar gelecekler, farkındayım, durum vahim. En azından, şimdilik, hem Dr. Freud hem divana uzanmış hasta rolü oynayıp, kendi kendine konuşmakta fayda var…

Oğlumla iki tatil hayalimiz vardı, ben beceremedim. Bunlar belki de benim en lüks  hayallerimdi. Birincisi, Kanada’da bir tur beğenmiştik, bir turizm broşüründen. 10-12 kişilik bir grupla Kanada’nın vahşi ormanlarında bir gezi. Küçük deniz uçağıyla bir göle iniliyor, şişme kanolarla nehir aşağı, ormanların içinde, on günlük bir yolculuk yapılıyor. Geceleri kıyıya çıkıp kamp kurarak. Bu macera için artık çok geç. Benim açımdan en azından…

İkincisi, Mısır, Şarm El-Şeyh… Baba oğul Kızıldeniz’de dalış yapma hayali. Hâlâ mümkün tabii ki, zaman ve para meselesi sadece. Hayal kurduğumuz günden bugüne tek fark… Rollerin değişmesi. O zaman usta bendim, dalışta oğlumu korumak ve kollamak görevi benimdi. Artık ‘çocuk’ muamelesi gören benim. Yoo şikayetçi değilim!

Karımla ‘Eski Mısır’ hayalimize kızım da ortak. Malûm işte, bugünkü Mısır’dan ziyade, Piramitler, Sfenks, Karnak tapınağı, Krallar Vâdisi filan… Nil boyu bir kruvaziyer. 10’uncu evlilik yıl dönümümüz, 15’inci, 20’inci … diye erteleyip duruyoruz şimdilik. Hayat uzun…

Doğrusu Fransa’da, Rhône Nehri üzerinde (Garonne veya Loire da olabilir aslında), küçücük, tek kabinli teknelerle yapılan gezilerde de gözüm var hanidir. Sakin akar Rhône. (Tutamadım kendimi, bu sevimsiz kelime oyunu için özür dilerim!) Ormanların, tarlaların arasından, dev ağaçların gölgelediği yeşil, sakin bir su. Küçük şehirlerde, köylerde kıyıya yanaşıp tipik lokantalarda karın doyurarak, tarihî yerleri gezerek, panayırlardan, pazarlardan meyve, sebze alarak… Hem tabiatın göbeğinde, kuş cıvıltıları içinde, dev ağaçların gölgesinde, hem de suyun üstünde… Bu proje çocuklara pek cazip gelmiyor haliyle. İhtiyar işi!

Bundan sonraki projelere katılım düşük, yok gibi aslında. Onun için gerçekleşme ihtimali daha da zayıf.

Kathar Ülkesi’nde inisiyatik bir yolculuk! Katharcılık uzmanı (daha doğrusu kalbinde düzenin beylerine isyan yatan) yazarlar, şairler, sanatçılar, filozoflar, aydınlarla sohbet ede ede, Kathar kalelerini, kiliseleri, soykırım trajedisinin yaşandığı köyleri, kentleri gezmek, kendine ‘Kathar’ diyenlerin işlettiği bistrolarda iki kadeh Pays d’Oc şarabı içip, tipik lokantalarda yerel mutfağın tadına bakmak ve saatlerce Katharcılık üzerine konuşmak, uzmanların rehberliğinde özgür Occitania’yı bir daha yaşatmak… (*)

Sonra, Transsibirya treni! Moskova’dan Arhangelsk’e kadar (bir de Çin’e uzanan bir hat varmış), 15-20 gün süren, biraz sefil bir yolculuk. Güzel kadınım ‘Aa, ilginç olabilir’ diyor ama karlarla kaplı uçsuz bucaksız Orta Asya bozkırlarında, günlerce bir Allah’ın kulu, tek bir canlı görmeden, bir kabine kapalı… Üç gün sonra o da dayanamaz bu işe. Kitaplarıyla, hayalleriyle günlerce baş başa kalmaktan, önüne gelen herkesle sohbet etmekten, olmadık insanları saatlerce dinlemekten, izlemekten zevk alan bir sapık lazım bu işe. Yalnızız yani…

Bundan sonrakilerin artık, itirafı bile zor…

Kutuplara gemiyle yapılan bir ‘expedition’a gerekirse miço olarak katılmak. Yahut Hint Okyanusu’nda (falezlerini dev dalgaların dövdüğü, fırtınaların salladığı) Crozet yahut Kerguelen adalarında bir bilimsel misyona katılmak. Aylarca derme çatma bir barakada yaşamak, rüzgârın yüzüne vurduğu tuzlu suyla sırılsıklam, fokları, katil balinaları izlemek, gece bir gemici fenerinin ışığında kitap okuyup, kuştüyü uyku tulumunda kıvrılıp uyumak…

Hayal mi?

Biliyorum!

Kim demişti ‘O kadar büyük hayallerin olsun ki, ta uzaktan izlediğin zaman bile kaybetmeyesin!’

Niye size bunları anlattım? Hâlâ bu yaz bir hafta, on gün bir kaçamak ümidimi kaybetmedim de…Hani insanlar kırk yıllık karılarıyla, kocalarıyla birlikteyken, kollarında Marlon Brando’yu yahut Gina Lollobrigida’yı hayal edermiş ya (evet biraz demode oldu farkındayım, Angelina Jolie ve Brad Pitt diyelimJ) … Ben de tatilde, kayınvalidemin evinde uyurken, rüyamda, gece yarısı salına salına girdiğimiz, solgun ışıkların altında buz tutmuş uyuyan Petropavlosk istasyonunu, gece rengarenk montumu giyip çişe çıktığımda Kerguelen gecesinde ürperişimi, yahut göğe bir isyan gibi yükselen Montsegur Kalesinde (*) gün doğumunu hayal edeceğim belki de…

*) Bütün bu hayallerimden sadece birini iyi kötü (daha ziyade kötü) gerçekleştirebildim: 2017’de Montsegur Kalesi’ni uzaktan da olsa gördüm. Tırmanmak, bir daha sefere belki…

Dikkat: Anadolu aşkım, en kısa zamanda Elazığ’a, Artvin’e, Bartın’a, Amasya’ya yapacağım gezilerim bâkidir. Yukarıda söylediklerimi bilemem, hiç birini görmedim, ama kendimi Kars’ın salaş bir kahvesinde, Ağrı’da mavi tüple ısınan bir taksi durağında, Hakkari-Çukurca yolunda hissettiğim kadar hiçbir yerde mutlu, içim kıpır kıpır hissetmiyorum… BOĞAZ HARİÇ!