Cibali, Fener, Balat, Oralar…

922

Çalışırken inanın hiç bu kadar yoğun olmamıştım. Halbuki ömrüm çalışmakla geçti.

Serdar DEVRİM

Hürriyet’ten kovulup beş parasız kalınca emekli olmak için (daha doğrusu emekli maaşı almak için) başvurduğum Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan koca bir tomar bilgisayar çıktısı geldiydi postayla. Sigortalı olarak çalışmaya başladığım ilk günden (Nisan 1976) Hürriyet’ten resmen kovulduğum son güne kadar (Kasım 2015) ödediğim SSK primleri dökümü. Ay be ay. En tepesinde de şöyle bir not:

Toplam prim ödeme gün sayısı 39 yıl 216 gün.Tam 40 yıl. Tam 40 yıl boyunca sigortalı olarak çalışmışım yani. O anda idrak ettim.

O tarihte daha 57 yaşımın içindeydim. Demek ki ömrümün % 70’i çalışarak geçmiş. Hem de ne çalışma. Haftanın en az 6 günü. Günü en az 12 saati.

Neyse. Kovuldum, işsiz kaldım, iyi kötü bir emekli maaşım var, artık dinlenirim diyordum. Detayına girmeyeyim, nefes alacak vaktim yok. Keşke eskisi gibi çalışıyor olsaydım diyorum.

Neden bunları anlattım? Çok yoğun olduğumu söylemek için.

Bunu neden söylemek ihtiyacı duydum? Burada, gönül koyduğum Turizm Muhabiri sitesinde istediğim sıklıkla neden yazamadığımı anlatmak için.

Bir de…

Eskiden, işim olurdu şehre inerdim. Ve mutlaka, ne yapar eder, kendime “sokak aralarında gezmek, bir kahvehanede oturup bir acı çay içmek için” bir saat ayırırdım. Bugün, akşam trafiğinde Boğaziçi Köprüsü’nden geçerken, günbatımında uzaktan Haliç’i gördüm. Ve fark ettim ki, en az 10 yıldır, Cibali, Fener, Balat oralarda sürtmemişim. Burnum sızladı. Eski bir yazımı bulup çıkardım. Bir taşta iki kuş vurdum anlayacağınız.

Küçük bir ‘şehir turu’na çıkalım beraber…

Cibali, Fener, Balat, oralar…

Cibali’de işim vardı. Hava çok sıcak. Haliç malum, pis kokuyor. Ama yine de kıyı boyunca yosunlara basıp düşmemeye dikkat ederek yürüyüp, tek tük, bakımsız teknelere iç çektim. Tesettürlü âşıkları çok rahatsız etmemek için hızlı hızlı geçerek.

Sonra yolun karşı tarafından, duvarı yalayarak geri döndüm.

Surlara çakılmış bir pano ‘Kriko tamiri yapılır – Caraskal’ yazıyor. Dükkân değil, duvar dibine sığınmış bir tezgah. Üstü naylon örtülü, ‘tükan’ bugün kapalı. Sahibi sağ mı, sağrı mı acaba?

Fener Rum Patrikhanesi’ne gelenlerden olsa gerek, eski yüzlü bakkalın vitrininde Rumca yazılar var. Mavi-gri boyalı (işkampavya rengi desem gençler bilmez) eski yüzlü dükkân da zaten fena halde çocukluğumun Rum bakkallarını hatırlatıyor.

Ahşap Cafe Cumba’dan gelen şakur şukur okey sesi beni cezbetmiyor desem, yalan. Ama Kemal’siz, Melih’siz, Atilla’sız, Piç’siz, İmam’sız okeyin tadı mı olur. Takılmıyorum.

Ama az ötede, bakkalın yanındaki tabure kahvesinin önünde durup bir an bakıyorum. Dalıyorum. Üç günlük beyaz sakallı bir ihtiyar içeriden el ederek sesleniyor:

– Ela, ela! Geel…
– Alacağım olsun…
– Başım üstüne!

Maraşlı Rum İlköğretim Okulu’nun önünde anneler ve mavi önlüklü çocuklar sohbet ediyor. Bir an durup, okula bakar numarasıyla gözlerimi kapıyorum, Rumca dinliyorum. Sanki asırlar öncesinden gelen bir sesi dinler gibi. İçime bir ürperti geliyor. Gözlerim doluyor. Tiz bir sesle yerimden sıçrıyorum:

– Yunuuus, gel vre bur’ya, Allah belani versin!..

Bir duvarın dibini üçü yan yana oturmuşlar. İkisi tabureye, biri ters çevrilmiş bir gaz tenekesinin üstüne. Üçünün de ayaklarında tokyodan taşan kirli çoraplar. Demirci dükkanının önüne, gölgeye sığınmışlar. Üçü de elindeki cep telefonuyla oynuyor.

Eski bir binanın bodrumunda yan yana dizilmiş mavi plastikten ‘formaldehit’ bidonları bile nostaljik gelir mi arama? Eski bir tavukçuya gelir. (Tavuk çıktıktan sonra, formaldehit buharıyla temizlerdik kümesleri. Belki de bu deponun ağızana kamyonu çeker, ilaç alırdık, yıllar önce…)

Bidon romantizmiyle sarsılmışken, kulağıma hüzünlü bir boru sesi geliyor uzaktan: Yat borusu! “İşte kafayı yedin oğlum!” diyorum kendi kendime, Fener-Balat’ta kulağına yat borusu gelmeye başladıysa… Az ötede, sahildeki Deniz Polisi’nin rıhtımında iki kişi boru talimi yapıyor…

Ayakapı’daki kerestecilerin önünden, kaldırımın darlığı yüzünden, sürünerek geçiyorum. Mis gibi taze kesilmiş ağaç kokuyor. Nedense Ahmet İhsan Dedem geliyor aklıma. Ellerini arkasına kavuşturmuş göbekli adam selam veriyor bana:

– Selamınaleyküm!
– Aleykümselam! Abanalı mısın?
– Ora nire da!
– Sittir et!..

Ara sokağa dalıyorum. Küçük Mustafa Paşa Yolu. Daracık. Bir tarafta yıkılmak üzere, eğreti ahşap evler, iskeletten ibaret. Öte tarafta yüksek taş duvar. Bir duvarın üzerinden aşan incir ağacı bile tanıdık. Yapraklarımın hışırtısını hissetmek için dokunmama gerek yok. Birinci katı kirli kara ahşap, zemin katı cart yeşil aşı boyalı, ağır demir kapısı da mavi mavi sırıtan evceğiz bile burada güzel.

İki otomobil tamircisi, cep telefonuyla birbirlerinin fotoğrafını çekiyorlar. Bir pandik, pir kare fotoğraf…

Bir atelyenin önüne üç usta oturmuş. Tam ben geçerken, biri sokağın öbür ucuna doğru (bir çay ocağı var herhalde görünmeyen bir yerde) iki elini ağzına götürerek sesleniyor:

– İki soğuk suuuu, bi’ de çaaay!
– Bize çay yok mu? – Çaylar iki olduuu!
– Buyur beyim, şöyle otur.

Oturuyorum. Kimse konuşmuyor. Kimse sormuyor, ‘Bize çay yok mu’ diye kaynak olan, keten-safari takım elbiseli, mavi gömlekli, güneş gözlüklü tuhaf yabancıyı  yadırgamıyorlar. Çayım geliyor. Oturduğum yerde, işaret ve baş parmaklarımla bardağı, işaret parmağımla çay kaşığını, orta parmağımla da çay tabağını tutarak (Türklere has bir tutuştur bu, biliyorsunuz…) ağır ağır içiyorum acı çayımı. Dibinde kalan taneleri kaldırıma doğru boşaltıp, bardağı bir kenara bırakıyorum. Hâlâ konuşan yok. Kalkıyorum.

– Ziyade olsun beyler!
– Afiyet olsun!

Gazeteye dönme zamanı…