Unutulmaz Bir Kuşadası Tatili…

1130

Affınıza sığınarak biraz müstehcen bir Kuşadası tatili anlatmak istiyorum size. En az 40 yıllık bir anı.

Serdar DEVRİM

İkisi aynı bekar evini paylaşan mimarlık öğrencisi, biri daha liseyi yeni bitirmiş üç arkadaş o zamanlar çok güzel bir ilçe olan Kuşadası’na gittik, bir kampinge çadırımızı kurduk.

Kayalıklarda güneşlenip, koylardan denize giriyoruz, henüz Kuşadası mafyanın eline geçmemiş, sahiller gasp edilmemiş, her yer bâkir. Öğlen ayaküstü tost most atıştırıyoruz, akşam kendimize yemek yapıyoruz. Çünkü para çok sınırlı. Ama gece ateşin etrafında oturunca haliyle içiyor insan. Güzel Marmara bile 4 lira, daha doğrusu 4 lira mı, 4 bin lira mı, 4 milyon mu, hatırlamıyorum, ama bir para yani. Bir haftada cebimizdeki tükendi. Kampa para vermemek için çadırımızı çalılıklara taşıdık.

Domates çorbası / domatesli makarna ikilisinden ikrah getirmişiz ama,  onu bile bulamaz olduk. Gençlik, serserilik işte, bir gece açlık canımıza nasıl tak ettiyse, bir tavuk çalmaya karar verdik. Tabii ki üçümüz de bu konuda çok tecrübesiziz. Uyanıklar “Biz erkete duralım, sen bahçeye gir” dediler. Köpeksiz bir bahçe kestirdik gözümüze, çitlerin arasından sıyrılıp girdim ay ışığında. Köpek yok ama, köpekten beter histerik tavuklar varmış. Kümeste kıyamet koptu. Susturmak ne mümkün. Evin ışığı yandı, kapı açıldı, ben sinmiş bekliyorum ve… elinde bir çifteyle bir adam attı kendini dışarı. Ben o an yerimden fırladım, mümkün olduğunca araziye uyarak kaçarken… iki el silah sesi duydum. Sizi temin ederim, saçmalar kulağımın dibinden geçtiydi. Ama canımı kurtardım. Üçümüz deliler gibi koşarak bir çalılığın arkasına sığındık, hâlâ olayın şokunda. Emre’nin yorumu: “Ulan gene aç kaldık be!”

Çaresiz, daha o gece sırt çantalarımızı alıp yola çıktık. Tabii otostopla. Para yok ki. Şansımıza bir tomruk kamyonu aldı bizi, 100 kilometre yolu 4 saatte geldik. Amca yalnızlıktan bunalmış zahir, 4 saat hiç susmadıydı. Emre bile tek kelime edemedi, düşünün artık. İzmir girişi salladı bizi, kamyonu durdurmadı bile, o kadar yavaş gidiyordu zaten, atladık tek tek. Neyse ki iki stopla Kültür Park’a attık kendimizi. Bir çalılığın dibine uyku tulumlarını serip tam uyuyacaktık ki… sert bir komutla yerimizden fırladık:

  • Koğuş kaah!

Murtaza kılıklı bir park bekçisi.

  • Kinsiniz? Ne iş burada uyuyonuz?
  • Dayı İzmir’e biraz önce geldik, kalacak yerimiz yok, paramız yok…
  • Anarşiz neyin olmayanız?
  • Yok abi, öğrenciyiz.
  • Bi’da sizi burada uyur görmeyeyim, karakola teslim ederim bak!
  • Gözünü seveyim, burada uyumak yasak mı?
  • Yassah helbet. Otel mi la bura?

Kalktık mecburi. Karnımız aç, yorgunluktan bacaklarımız tutmuyor. Gecenin karanlığında Konak sokaklarında sürünüyoruz. Emre sürekli şikayet edip ağlıyor. Gün ağarmak üzere. Derken mis gibi bir koku geldi burnumuza, sarımsak ve asıl tazecik sıcak ekmek kokusu. Bir işkembeci. Cenneet! Ciğerci dükkanının kapısında kediler gibi dizildik vitrinin önüne, yutkunarak içeriyi seyrediyoruz. O saatte tek bir masa dolu, anamız yaşında üç kadın çorba içiyor. Halimiz ne kadar acıklı idiyse artık, boğazlarından geçmedi sonunda, önce bize işaret ettiler, hayal bile edemediğimiz için anlamadık, sonra garsonu gönderip çağırdılar. Naz edecek halimiz yoktu, birer çorba ve kokoreç ısmarladılar bize. Muhtemelen hayatımızın en lezzetli yemeğiydi bu, 48 saat açlıktan sonra yenen.

24 saattir uyumadığımızı ve yatacak yerimiz olmadığını da söyleyince, sağ olsunlar, bizi evlerine de davet ettiler. Üç ayrı eve dağıldık. Aklımıza gelip sormamıştık, meğer hemen yakındaki Sayanora gece kulübünde çalışıyorlarmış bu hanımlar. Anlatmaya başlarken “biraz müstehcen” demem bundandı. Ertesi gün zar zor izin alıp gene otostopla yola koyulduyduk. (Emre yıllarca sonra itiraf etti, kendini ‘Gonca’ diye tanıtan nazik ev sahibinin kimlik kartında Muharrem yazdığını. Daha o zaman bu kavramlara yabancıydık.)

Neyse uzatmayayım, iki günde, gene açlıktan ve yorgunluktan ölmek üzere, pislikten leş gibi kokarak Haydarpaşa’ya vardık. Karşıya geçeceğiz ama vapur parası yok. Son 24 saattir cigara bile alamamışız. Corc yerlerden izmarit toplayıp içiyor. İskele babasına oturduk, yanaşan vapuru seyrediyoruz, umutsuz. Artık ağlamak üzereyiz. Emre birden canlandı, kararlı bir tavırla ayağa fırladı ve muzaffer bir edayla yırtık cüzdanından bir 100 lira çıkardı:

“Arkadaşlar, hadi gene iyisiniz. Babam bu parayı çok sıkışırsak diye vermişti, ben de harcamadım sakladım. İstersek taksi bile tutarız…

Sonradan Corc’la bu hikayeyi arkadaşlara anlatırken, sonunu “İkimiz yakaladığımız gibi bu geri zekalıyı denize attık!” diye bitirdik ama, aslında, nutkumuz tutulduydu, eve gidip kendimizi yatağa atana kadar tek kelime konuşamadıydık.