Acentecilikte Bir Acı Tecrübe (ya da Parasıyla Rezil Olmak)

2083

17 Mart’ta burada, Turizm Muhabiri’nde “Düztabandan iş insanı olmaz” diye yazmış, âdetim üzere (ve itiraf etmeliyim ki iş alanında pek ‘başarı hikayesi’ sahibi olmadığım için) bir iki ‘başarısızlık hikayesi’ yani kötü biten girişim tecrübemden söz etmiştim.

İki arkadaş, biri tecrübeli bir turizmci, biri bu konuda zırcahil (bilin bakalım hangisi benim!) A sınıfı bir acente kurduk. Unutmayın 1980’lerin ikinci yarısındayız. Değil internet daha faks bile icat edilmemiş, yurt dışıyla teleksle yazışıyoruz, proforma faturayı PTT ile gönderiyoruz, rezervasyonları Ece ajandasına kaydediyoruz.

Bunlardan biri de 1980’lerin ikinci yarısında bir arkadaşımla kurduğumuz ve özel sebeplerle yürütemediğimiz bir turizm (incoming) acentesiydi. Bu tecrübeyle ilgili bir iki anekdot anlattım bu arada. Eğlencelik olarak…Gerçi biz pek gülememiştik o gün ama neyse…

Bu ortamda kendimizi yurt dışındaki acentelere tanıtmanın tek yolu vardı : Broşür göndermek. Şimdiki (tahmin ediyorum artık sadece internet ve sosyal medya üzerinden tanıtım yapan) turizmcilere arkaik gelecektir muhtemelen. Paramız yok ama, varımızı yoğumuzu harcayıp 32 sayfalık broşür bastırıp başta Fransa, Belçika, İsviçre… 10-12 ülkeye yolluyoruz. Tabii ki posta ile.

1988 yılıydı, bu ‘tanıtım kampanyası’ için son kuruşumuza kadar harcadık. 120 gram kapak, 90 gram iç, kuşe kağıda nefis bir tanıtım broşürü hazırladık.

Benim bir çocukluk ve okul arkadaşım, matbaa sahibi, hazırlık ve baskı işini üstlendi. Dedim ya o zaman internet yok, bilgisayar yok, dizayn programları falan yok, her prova için arkadaşım Cankurtaran’dan çıkıp otobüsle Şişli’ye geliyor.

Neyse uzatmayayım, belki bir ay uğraştık 6 bin adet broşürü hazır ettik. Bu arada 6 bin yabancı acentenin adresi daktiloyla beyaz kağıda yazılacak; her biri etiket boyutunda makasla kesilecek, tutkalla 6 bin  tane zarfa yapıştırılacak…   

Bu arada gazetelerde bir haber çıktı:

Önümüzdeki Cuma gecesi saat 24.00’ten itibaren yurt içi ve yurt dışı posta ücretlerine yüzde 60 zam!

Amanın! Bizim daha zamsız ücreti ödeyecek paramız yok. Yüzde 60 imkansız…

Haydiii, ne kadar tanıdık, arkadaş varsa acenteye çağırdık, bütün gün çalışıp zarfları hazırladık. Ama bu arada gece oldu, postaneler kapandı. Yükledik benim arabanın bagajına ve arka koltuğuna, ver elini Atatürk Havalimanı Kargo bölümündeki 24 saat açık PTT şubesi. Görevli “Gecenin bu saatinde tekim, 6 bin tane broşürü posttan geçiremem!” diye tutturdu. Yahu cepte ancak PTT ücretini ödeyecek kadar para var (o zaman her şey nakit) adamı nasıl ikna (!) edelim. Neyse yalvar yakar, ağlaya bağıra, gece 23.45’te, yani zamlı tarifeye çeyrek kala, broşürleri postaladık.

Postanedeki ankesörlü telefondan arayıp acentede haber bekleyenlere müjdeyi verdik.

Ertesi gün, biten sezonda ve broşür maceramızda emeği geçen çalışanlarımızı (1 sekreter ve 1 ofis boy), rehberlerimizi, şoförlerimizi ve arkadaşlarımızı acenteye davet ettik. Para yok dedim ya, ikram edeceğimiz içkileri evden getirdik, eşlerimiz bize börek çörek yapıverdi…

Keyfimiz yerinde, geyik yapıyoruz. Şef rehberimiz “Verin şu muhteşem broşürümüze bir bakayım!” dedi.

Jilet gibi bizim broşür. Keyifle 4 renkli sayfaları çevirdi, turlara, fiyatlara baktı…

  • Hadi inşallah hayırlı olsun, bol bol müşteri getirsin! Elinize sağlık, gerçekten çok güzel olmuş. Ama bir şeyi anlamadım… dedi.
  • Ne o?
  • Broşürün hiçbir yerinde sizin acentenin teleks numarası, telefon numarası, posta adresi yazılı değil. Size müşteri göndermek isteyen yabancı acenteler size nasıl ulaşacaklar?

Yoktu. Unutmuştuk. Daha doğrusu o parça film montajda düşmüştü. Varımızı yoğumuzu, gecemizi gündüzümüzü harcayıp… 6 bin adet broşürü çöpe atmıştık. Üstelik Avrupa’nın en büyük 6 bin acentesinin gözünde ‘salak ve beceriksiz’ durumuna düşmüştük.

Kısa bir süre sonra acenteyi bırakıp gazeteciliğe geri döndüm. 25 yıl boyunca adım “aşırı titiz” hatta “manyak” diye çıktı.

Titizliğimin sebebini kimseye itiraf edemedimdi.