Vizontele Tuuba’da Beni Etkileyen Cümle

301
Serdar DEVRİM

Hem söverim hem çok severim biliyorsunuz insanlarımı. Vizontele Tuuba filmi hakkında herkes bir şeyler yazdı. Ben öyle büyük laflar etmeyi bilmem. Filme beni en çok duygulandıran bir cümleyi cımbızla çekip çıkaracağım size, sonra da bir İngiliz hanımın Çanakkale’nin bir köyünde başına geleni anlatacağım size.

Sanat filmi değil herhalde, ama yıllar önce baba kız büyük bir keyifle seyrettiydik. Beni heyecanlandıran (yaşlanmaya başladım galiba, gözlerim çok kolay sulanır oldu) bir iki sahneyi, filmi görmeyenlere saygıdan susacağım ama bir cümle var ki…

Güner Sernikli (Tarık Akan) 12 Eylül öncesi, solcu diye Şark hizmetine gönderilmiş, sürülmüş daha doğrusu, kütüphanesi olmayan bir kasabaya Kütüphane Müdürü olarak tayin edilmiş. Kızı (Tuba) bu macerayı gülerek yaşarken, karısı başına gelenlerden şikayetçi, (belli ki kocasının solculuğundan çok çekmiş) söyleniyor.

Tabii köylüler bu Tanrı misafiri aileyi çok güzel ağırlıyorlar, bağırlarına basıyorlar. O kadar ki, Kütüphane Müdürü’nün karısı, bir sahnede, evini açan köylü kadına teşekkür ediyor (sözler aklımda doğru kalmamış olabilir):

– Siz olmasaydınız bilmem ki biz ne yapardık!
İşte bu köylü kadının cevabının güzelliği, duruluğu beni çok etkiledi:
– Biz olmasaydık, komşulardan biri ağırlardı sizi!

Türkiye’ye  görevli olarak veya turist olarak gelenlere soruyorum: “En çok nesini beğeniyorsunuz Türkiye’nin?” diye. “Türk insanının misafirperverliğini” diyorlar, bila istisna. Bizim insanımız ikram etmeyi, ağırlamayı, azını paylaşmayı çok sever. Yani, (bugün az kullanılsa da bu kelimeyi tanıyorsunuz Yılmaz Erdoğan sayesinde), Türk köylüsü çok mükrimdir. (Bir erkek adı olan Mükrimin, “ağırlayanlar, ikram edenler” anlamına gelir.)

Türkiye’de yaşayan bir İngiliz hanım. Bizim buraları iyice benimsemiş, bizden daha alaturka hale gelmiş; yabancı misafirleri geldi mi, Türkiye’nin güzelliklerini anlatmak üzere, rehber diye önlerine düşüyor, abartarak Türkiye’yi anlatıyor yabancılara. Demek ki güney sahillerine giriyorlarmış, yolları Çanakkale’den geçiyor bir gün. Yeşillikler arasında bir bahçe görmüşler, bir çardak, altında iki tane uyduruk masa ve üç dört kahve iskemlesi. Bizim İngiliz “Haydi şurada oturup bir kahvaltı edelim” demiş yabancı misafirlerine. Park etmişler bir ağacın dibine, geçip oturmuşlar. Bir köylü adamcağız gelmiş, “Hoş geldiniz, sefa getirdiniz!”, “Türkçeye hakim olduğumu gösterip İngilizlere hava da atıyorum” diyor bizim İngiliz yenge anlatırken…

– Hoşbulduk, bize kahvaltı, çay da içeriz…
– Başım gözüm üstüne demiş köylü, yakındaki eve koşturmuş. Biraz sonra biraz tulum peyniri, köy ekmeği, zeytin ve bir çaydanlık çıka gelmiş.
– Yabancı misafirlerimiz var, demiş İngiliz yende, bal kaymak filan bir şey yok mu?
Köylü yine koşturmuş, bu sefer teneke bir tabağın içinde biraz balla gelmiş.
Artık ses etmemişler, kahvaltılarını bitirmişler, çaylarını içmişler, yola düşme vakti gelmiş.
– Hesap lütfen! demiş İngiliz yenge.

– Aman bacım, paranın lafı mı olur. Her zaman bekleriz! demiş köylü.
– Olur mu efendim, kahvaltımızı ettik, çayımızı içtik, ücreti neyse öderiz.
– Ücreti yoktur, afiyet şeker olsun, selametle yolunuza gidin!
Birden içine bir kurt düşmüş:

– Biz oturduk ama, burası çay bahçesiydi değil mi?
– Değildir bacım, demiş köylü biraz mahçup, burası benim bahçem. Ama ne iyi ettiniz de geldiniz, bakın misafirlerimize de bir çay ikram etmiş olduk!
Bu hikayeyi bize anlatırken hâlâ gözleri doluyordu:
“Niye Türkiye’yi bırakıp evime dönemediğimi, burayı niye bu kadar sevdiğimi İngiltere’den gelen arkadaşlarıma kelimelerle ifade edemiyordum bir türlü. O Çanakkaleli köylü benim yerime her şeyi anlattı!”

Türkiye’ye gelen bir daha unutmaz burayı.

Ama turist gelmesin diye elimizden geleni yapıyoruz biz…