Survivor Devrimler-2

212

Önce ekmek arası kuru köfteyle (büyük halamız sağ olsun) nefsi biraz körelttik. Sonra çevreyi keşfe koyulduk. Gölcüğün etrafından dolanınca karşımıza şıkır, şıkır akan bir derenin yardığı küçük bir vadi çıktı. Bir cennet. Bulabildiğimiz kuru odun ve çalı çırpıyı bağ yapıp sırtladık, bir saatte kamp yerine döndük.

Serdar DEVRİM

Ateş yakma işi (çoluk çocuk bile bilmez ama) 1970’lerin Tetra eğitim kamplarında edinilmiş tecrübeyle Dede’ye kaldı. Dede-torun yola çıkıp taş topladık. Baba, çadırın önünde kuytuca bir yerde bir küçük çukur açtı bize. Rüzgârı kessin, (çayır sırılsıklam ama) ateşin yayılmasını önlesin diye taşları etrafına döşedik. Bir güzel ocak yaptık, küçük kampçıyla. Ateşimizi yaktık, üstüne çaydanlığı attık. Köfte kesmemişti, yanımızda getirdiğimiz etli nohut ile pilavı da (Bebo’muz sağ olsun) ısıttık yedik.

Bu esnada, ateşin sıcağına ve yemeğin kokusuna, Torun’un Kahve adını verdiği bir dişi köpek çıkageldi. Etrafta ev köy yoktu, bilmiyorum terk mi? edilmişti garip. Sıska ve çok açtı. Sarkan memelerine bakarsan yavruları da vardı. Sosa batmış iki koca dilim ekmeği, bir köşeye döktüğümüz kalan nohut ve pilavı daha yere değmeden sildi süpürdü açlıktan.

Misafirimizi ve karnımızı doyurduktan, çayımızı içtikten sonra Torun ‘hadi çadıra girelim’ diye bastırınca bulaşığımızı yıkayıp, ateşimizi söndürüp 3 nesil yan yana üç uyku tulumuna girdik.

“Dede, beni uykum yok, bir şeyler anlat bana!”

Baba cep telefonundan mesajlarına, videolara bakarken ben, 1972 senesinde 45 yolcusu ve mürettebatıyla And Dağları’na düşen uçağın hikâyesini anlat… maya başladım ki, küçük adamım uyuyuverdi yorgunluktan. (Bu hadiseyi hatırlayanlar vardır içinizde: 3600 metre yüksekte bir vâdiye düşen uçakta 16 kişi sağ kalmış, içlerinden ikisinin akıl almaz zorluklarla dağları aşarak düze inmesi sayesinde kurtarılmışlardı. Gazetecilerin ısrarla “70 gün boyunca dağda ne yediniz de sağ kalabildiniz?” soruları üzerine, ölenlerin cesetlerini yediklerini itiraf etmişlerdi. Bu olay çok güzel bir kitapta ve kötü bir filmde anlatılmıştı sonradan.)

Dede – dediğim gibi 70’lerden eğitimli ve vahşi kampçılığa alışıktı ama, aradan 50 senecik geçmişti – gece saat 1’de uyandı. Biraz direndi, baktı tutamayacak, (1) uyku tulumunun fermuarını açıp çıktı (2) önce gözlüklerini, alın fenerini bulup taktı, (3) sonra çoraplarını bulup giydi, (4) kapının birinci fermuarını, (5) ikinci fermuarını, (6) dış kapının fermuarını açtı, (7) ayağa kalkamadığı için kıçı içeride, ayakları dışarıda postallarını çok ama çok zor giydi, (8) nasıl becerdiyse bir şekilde ayağa kalkıp dışarı çıktı; bu arada öyle bir çiğ inmişti ki çadırın üstüne, dış cidara sürtününce saçı başı da üstü de sırılsıklam oldu. Ve çalıların arasına saklanıp küçük işini yani çişini yaptı. Sonra, tekrar sayıp sizi sıkmayayım, 7-6-5-4-3-2-1 aynı işlemleri tekrar ama bu sefer tersine yaparak uyku tulumuna girdi. Girdi de, Dede’nin derdi gece tuvalete kalkmakla bitmiyordu ki. 4 fermuarın altına kapanıp, uyku tulumuna girince – tekrar kalkacağını bildiğinden – bu sefer de klostrofobisi tuttu ihtiyarın. Fermuarların cırtına Baba uyandı: “Biraz cep telefonuna göz at baba, geçer şimdi” dedi. Cep telefonu + kendi kendine nasihat ve ikna yöntemiyle iş krize dönüşmeden kontrol altına alındı. (Eğer, bir ara uyku arasında ‘Dede, neredesin?’ diye yerinden fırlayan küçük adamımın korkmayacağını, keyfinin kaçmayacağını bilsem, kendimi bir şekilde arabaya atardım ya, neyse.)

Durum kontrol altına alındı alınmasına da, Dede bu operasyonu gece 2 kere daha tekrarlamak zorunda kaldı baştan sona. Ve saat 6’da artık uyumaktan umudu kesti.

Baba ve Torun 8’i geçerek uyandılar. Önce yattığımız yerde biraz keyif yapıldı. Ve yallah yeniden tepelere vurduk kendimizi. Bir saat kadar derelerin üstünden atlayarak, su basmış çayırlarda şıpır şıpır yürüyerek, bu arada farkında olmadan ensemiz, kollarımız, burnumuz inşaat amelesi gibi yanarak, peşimizde yılışık bir ‘karaburun’ çoban köpeği, bize pis pis bakan boğalardan tırsarak, büyük bir tur atıp döndük çadıra.

Torun elinde nacak, kalan odunları keserken Dede ateş yaktı, Baba çay demledi, kahvaltı hazırladı, tereyağında yumurta bile yaptı bize.

Kahve ve kız arkadaşı

Biz karnımızı doyururken, bir de baktık Kahve. Bu sefer bir kız arkadaşını da davet etmiş yemeğe. O da yavrum yeni doğurmuş ve aç. Biraz kaşar ve beyaz peynir, yumurtaya banılmış kızarmış ekmek ve kalan 6 tane kuru köfteyi iki dakikada yalayıp yuttular. Artık davrandık. Çadırımızı, eşyamızı topladık, etrafı temizledik, yola koyulduk.

Aynı gelişteki gibi, tek bir yol işareti olmadığı, GPS de bizi abuk sabuk yerlere götürdüğü için (Akyazı niyetine bir şantiyede bulduk kendimizi mesela), çamurlu, çukurlu, taşlı yollardan, tahta köprü selden çöktüğü için uzun dolanmalardan ve Torun’u huzursuz eden kaybolmalardan sonra, nihayet, ana yolu tutturduk.

Eh, açık havada bu kadar hareket insanı acıktırıyor haliyle. Baba da bu işleri iyi bildiğinden “Öğlen sağlam gömüş” dedi bize, “Sapanca’da … Lokantası vardır, efso’dur.”

Dede, Baba ve Torun, saat 3’te, 40 derece sıcakta, dönerdi, tandırdı, kuzu buttu, cacıktı, cevizli Kemal Paşa tatlısıydı, irmik helvasıydı derken, bir yediler ki, Allah affetsin…

Akşam olurken – uyuya uyuya – eve dönüldü.

Ayrılmadan evvel ekip birbirine söz verdi:

İlk fırsatta ‘Survivor Devrimler remake’.

Not: Dede’nin keyfini düşünün siz: Kocaman adam olmuş oğlukunun kaptanlığında; keyiften, heyecandan çenesi açılmış dünyanın en güzel Torun’uyla, üç nesil bir arada böyle bir macera…

Torun’a “Yarın bir gün baban, sen ve (olursa) oğlun, üçünüz böyle bir kamp yaparsanız eğer, beni de hatırlarsınız!” dedim de, dünyalar güzeli “Ben seninle kamp yapmak istiyorum Dede” diye cevap verdi bana sarılarak.

48 saatte ömrüm uzadı.