Ben İstanbul’da merkezde, asıl Kerem tatil köyünde gerçekten korkunç bir sezon geçirdik. Kâbus gibi.

Kerem bir yandan bir lira verip on liralık hizmet bekleyen müşterilerle, bir yandan Fransız şirketin vurdum duymazlığı ile, bir yandan da tatil köyünün sahibi olacak hırt ile uğraşıyordu. Tesis, kömür işinden zengin olmuş Orta Anadolulu bir kazmaya aitti. Nasıl bizi deli ettiğine şu iki örnek yeter sanırım:
Mayısın ilk haftası (puslu, yağmurlu bir havada) ilk turist grubu geldi. (Biz sözleşmeyi yaptığımızda İzmir’in kuzeyindeki Çiğli Havalimanı hizmetteydi. Biz sezonu açtığımızda İzmir’in güneyindeki Adnan Menderes açılmıştı. İkisinin arası 45 km. O tarihte bu yol, İzmir trafiğiyle bir, bir buçuk saat tutuyordu. Fransız acente tatil köyünü “İzmir’e bir saat mesafede” diye pazarlamış. Havalimanından tatil köyüne yol üç saat sürüyordu. Fransa’nın, Belçika’nın farklı şehirlerinden, otobüs ve bir veya iki uçak değiştirerek yarım günde, on sekiz saatte gelen ve gece yarısı İzmir’e inen yolcular üç saat yolu duyunca deliriyorlardı zaten.)
İlk kafileyi zar zor sakinleştirip yatırdık. Sabah ilk işleri “Sıcak su yok!” diye isyan etmek oldu. Tesisin sahibi kazmaya koştum. “Eeee tabii!” dedi. “Su güneş enerjisiyle ısındığı için 15 Haziran’dan önce sıcak su beklemeyin…” Delirecek gibi oldum. “Böyle bir sorun olduğunu neden bize hiç söylemediniz?” Kazmanın cevabı: “Sıcak su var mı diye sormadınız ki…”
Bir saat sonra aynı müşteriler bu sefer “Plaj şezlonglarında minder yok” diye geldiler. Kazmanın cevabı: “Anlaşmamızda şezlong diyor. Üstünde minder demiyor. Minder istiyorlarsa 5 dolar ödeyecekler…”
Ben, ama dediğim gibi asıl zavallı Kerem işte böyle bir sığırla uğraştık beş ay boyunca. Karşı acentenin Fransız (daha doğrusu Kuzey Afrikalı din kardeşimiz) patronu da bu kazmadan iyi değildi zaten. Haftada 5 charter’le müşteri geliyordu, bir kere bile isim listesini, kimin kaç gün kalacağını bize önceden bildiremediler. Kerem mesela seksen kişi alan iki otobüsle havalimanına gidiyor, uçaktan üç yüz çıkıyor; otuz odamız var, uçaktan sabahın birinde altmış odalık müşteri iniyor… Aynı kâbusla ben de İstanbul’da tek başıma başa çıkmaya çalışıyorum. Gerçekten bütün acenteyi ve bu korkunç organizasyonu yürütmek üzere… tek başıma.
Neden tek başıma, onu da anlatayım. Detayına girmeyeceğim, özel hayat olduğu için, ama ortağım, tam sezona girerken, Türk TV dizilerini aratmayacak kadar rezil, sefil bir “aile faciası” yaşadı. Ve kafayı yedi. Bütün yaz sezonunu, biz Kerem’le delirirken, acentedeki masasına oturmuş, ağzında sigarası, önünde kahvesi, karısının evine telefon ederek geçirdi. Kadın açacak, bu küfredecek. Günde bin kere numarayı çeviriyor, tabii kadın açmıyor… Bütün yaz böyle geçti
“Bir de sekreteriniz vardı. O sana neden yardım etmiyor?” diyeceksiniz.
Mayıs sonlarına doğru bir gün sekretere seslendim:
– Alin, tahsilat dosyasını getirebilir misin, sana zahmet?
Alin bana X’in odasından cevap verdi:
– Masamın arkasındaki dolapta, kendin alıver.
Bir hışımla içeri gittim. Sekreterimizi X.i “teselli” etmekle meşgul buldum. Tabii bir daha iş yaptırmak mümkün olmadı.
Uzattım, bitireyim:
Kerem’le ikimiz onar sene yaşlandık ama sezonu yüzümüzün akıyla bitirdik, iki başımıza. Sezon bitti bitmesine ama Fransız acente bize iki aylık borç taktı. X.e kırk kere söyledim, dolandırılmak üzere olduğumuzu anlatamadım. Aklı sıra Fransız acenteyi kaybetmemek için “Öderler, öderler…” demekle yetindi.
İki aylık ciromuza eş değer alacağımızı (ki bütün kârımızdan fazlaydı) tahsil etmek üzere bunu zorla Paris’e gönderdim. “Kötü hizmet verdiğimiz için 500.000 Fransız Frangı ceza ödemeyi kabul ediyoruz.” diye bir kâğıda imza atıp geldi.
Neyse ki tesise borcumuzu ödemiştik, ama sonunda beş parasız kaldık. Bir yıllık emeğimiz boşa gitti.
Ben, ağlamamak için kendimi tutarak yıllık hesapları kapatmakla meşgulken X. bana seslendi, odasına gittim. Alin karşısında bacak bacak üstüne atmış oturuyordu. Ortağım bana paramızın olmadığını, onun için artık şirketten maaş alamayacağımızı söyledi. Onun başka gelirleri vardı.
– X., benim başka gelirim olmadığına göre bu söylediğinin ne anlama geldiğini biliyorsun değil mi?
(Turizme yoğunlaştığım için diğer işimi mecburi tasfiye etmiştim.)
– Ne anlama geliyor?
– “Serdar, senin artık bu şirkette yerin yok” demeye geliyor.
– Aşk olsun, olur mu öyle şey? Biz seninle arkadaşız. Ne zaman istersen kahvemizi içmeye gelebilirsin.
Şirketin anahtarını masasına bırakıp çıktım.
Hissemi X. evlendiği sekretere devrettim. O kadar emekle kurduğumuz ve bir yerlere getirdiğimiz acenteyi karı koca iki senede batırdılar.
Benim turizm maceram da böylece sona erdi…

